Mayıs 1, 2010

Yorumsuz

Yeri Geldi-Oktay Ekşi-Köşe Yazısı

oktay ekşi

YANLIŞ mı yaptınız, dönüp bir gün o yanlış karşınıza çıkıyor ve düzeltiyorsunuz.

Eksik mi bıraktınız,o eksik bir gün sizi zorluyor, siz de tamamlıyorsunuz.
Verdiğiniz sözü tutmadınız mı, aynı kural orada da işliyor, namus borcunuzu
sonunda ödüyorsunuz.

Dokunulmazlık hikâyesi ona döndü.

Hiç akla gelmeyen bir nedenle ve hiç akla gelmeyecek bir tarihte karşımıza çıktı:

Kim derdi ki “Milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili Anayasa hükmünde boşluk var. Cumhurbaşkanı seçilen bir kimsenin dokunulmazlıktan yararlanması hem doğru hem de gereklidir. Ama maddede buna dair açık bir hüküm bulunmamaktadır.”

Ne yapacaksınız şimdi?

Ya oturup Anayasa’nın konuyla ilgili 83′üncü maddesini ele alacak yani eksiği gidereceksiniz veya gönlünüz istemese de Cumhurbaşkanı’nın bir “şüpheli” sıfatıyla yargılanmasına razı olacaksınız.

Bir başka örnek de geçen gün ortaya çıktı:

Demokratik Toplum Partisi milletvekillerinden 5′i hakkında, “milletvekili olmadan öncesine ait ve Anayasa’nın 14′üncü maddesi gereğince dokunulmazlık kurallarının dışında kalan eylemleri nedeniyle gerekirse zorla getirilerek yargı önüne çıkmaları” için ilgili mahkemeden tebligat yapıldı.

Mahkemeden tebligat yapılsa da polis “zor kullanma” yetkisini nasıl kullanacak da bu milletvekillerini yargı önüne çıkartacak?

Nitekim milletvekilleri “Gitmiyoruz” diye diretmeye başladılar.

Buyurun bakalım… Eğer “dokunulmazlık”la ilgili hüküm doğru yazılsaydı yargının tüm kurumlar ve kişiler tarafından uyulması zorunlu olan kararı ile, Anayasa’nın milletvekillerine sağladığı dokunulmazlık zırhı çatışır mıydı?

Bu milletvekilleri ya “ifade özgürlüğü” gerekçesiyle “dokunulmazlıktan” yararlanırdı veya tıpış tıpış gider yargıya hesap verirlerdi.

Daha önce de kaç örnek yaşandı:

Milletvekili “Ben dokunulmazlıktan yararlanmak istemiyorum. Kaldırın dokunulmazlığımı, mahkemede hesap vereyim” dediği halde, TBMM anlamsız bir sahiplenmeyle bunu engelledi.

Ne milletvekiline iyilik yapıldı ne adalete olan saygının gereği yerine getirilmiş oldu.

Oysa anımsarsınız, 3 Kasım 2002 seçim kampanyasında, “dokunulmazlık”la ilgili Anayasa hükmünün gelişmiş demokrasilerdekiyle uyumlu hale getirilmesi konusunda CHP lideri Baykal ile AKP lideri Erdoğan, TV ekranında millete birlikte söz verdiler. Ama Erdoğan o sözünü tutmadı.

Tutmaması belki kendisi hakkındaki fezlekeler dahil birtakım davaları gözden uzak tuttu ama, bu tavrı ne Meclis’in saygınlığına katkıda bulundu ne de sorun çözülmüş oldu.

Dahası… Tayyip Erdoğan, Gül’den sonra cumhurbaşkanı olmaya soyunursa şimdi ertelediği davaların hesabını vermek zorunda kalabileceğini de görmek istemedi.

Yeri gelmişken soralım:

Anayasa’nın gözlerine kestirdikleri maddeleri değiştirmeye kalkan AKP ileri gelenleri acaba “dokunulmazlık”la ilgili hükümlerin de ele alınması gerektiğini hiç düşünmüyorlar mı?

23 Mayıs 2009 da Hürriyet Gazetesinde yazdıgı köşe yazısıdır…

Nisan 17, 2010

Yorumsuz

Ayşe Arman’ın Tuna Kiremitçi ile Röportajı

Ayşe Arman

Kabul ediyorum: Bu okuyacağınız röportajda Tuna Kiremitçi’ye yönelttiğim sorular, biraz Ergenekon savcısı tonunda. Yani şefkat filan göstermedim.
Allah ne verdiyse sordum. “Dan dan dan” diye. Daha fazla soru vardı da, bunlar onun yanıtladıkları. Amacım, adamın ve işin aslını anlamaya çalışmaktı. Peki anlayabildim mi? Tabii ki hayır! Son söz: Hangi adamı çözebildik ki bugüne kadar, Tuna Kiremitçi’yi çözebilelim? (Onun bile yaptıklarını neden yaptığını bildiğini zannetmiyorum! Yine de bana karşı kibardı, teşekkür ediyorum…)

Tuna Kiremitçi
Hayatınızda acayip “dalgalanmalar” var. Müzisyendiniz, “küt” diye yazar oldunuz. Şimdi tekrar mı müzisyensiniz? Nedir tam anlayamıyorum ben. Nasıl bu kadar kolay meslek değiştirebiliyorsunuz?
- Keşke öyle olsaydı… Ama maalesef, hayat bu kadar basit değil. Yazdıklarım Varlık’ta yayınlanalı, seneye tam 20 yıl olacak. Canım çıktı yazar olana kadar, gençliğim gitti…

E peki ne oluyor o zaman? Sıkılıyor musunuz?
- Kafan doluysa, hiçbir şeyden sıkılmazsın! Beni buraya bırak, geçen otobüslere falan bakarak romanlar hayal eder, kendi kendime eğlenirim…

İçinizde birkaç kişilik mi var?
- Her yazarın içinde birkaç kişilik vardır.

Yoksa sizinki maymun iştahlılık mı?
- Sahneye çıkmamdan filan bahsediyorsan, müzisyenlik gibi bir iddiam yok. Ama sanattan başka beni ayakta tutan bir şeye de sahip değilim. Arkamda ne bir cemaat, ne de bir akraba var. Edebiyatta yolumu keser gibi olduklarında, müzikten ilerliyorum, onda da yolum kesilirse sinemadan… Sonra bir bakıyorum karşıma yine duvar örmüşler, tekrar romana dönüyorum. Başkaları ayakta kalmak için başka yolları seçer, ben “çok yönlülüğü” seçtim. Yoksa, “Her işi yaparım” iddiasında değilim. Aksine, kendimi bazen gayet kifayetsiz buluyorum. Ama “çok yönlü” olmak, benim bildiğim tek direniş ve hayatta kalış şekli.

“Biz hamileyiz” diyebilen adam nasıl oldu da küt diye gidiverdi başka kadına?

Çocukken de böyle miydiniz, sonradan mı oldunuz!
- Galiba çocukken daha zekiydim! Bunlara ek olarak resim ve grafik de yapardım. Sınıfın resim birincisiydim.

Eşiniz Yasemin, oğlunuz Can’ı doğurmaya hazırlanırken, “Biz hamileyiz” diyen, diyebilen insansınız. Bana dediniz üstelik. Acayip hoşuma gitmişti. Hep merak ediyordum, şimdi fırsatı geldi: Sizdeki o erkek milletinde eşi zor bulunur “hassasiyet”, “romantizm” nereye gitti de, akabinde küt diye Yasemin’den ayrılıp insanları şaşırttınız?
- Romantik olmasına romantiğim… De… Maalesef, evlilik konusunda sınıfta kaldım! İnsanın kendisiyle geçinmesi bile zorken, iki kişilik dünya kurmak kolay değilmiş. Şimdi iyi bir baba ve iyi bir arkadaş olmaya çalışıyorum. Yani eskiden hamileydik, şimdi ebeveyn olduk!

“Birleşmek-ayrılmak”, sizin için birleşik bir sözcük mü? Artık çok alıştığınız olağan bir duygu mu?
- Yok canım, olur mu öyle şey. Ayrılık acısına kim alışabilir…

Polis, “flörtçü erkekleri” toplamaya kalkışsa, sizin adınız “olağan şüpheliler” listesinde yer alır mı? Siz bizi, o listede yer almamanız gerektiğine nasıl ikna edersiniz?
- Yaradılış itibarıyla tekeşliyim. Asıl erkeklik başarısı, sadakat bence. Ama ne yalan söyleyeyim, bu saatten sonra kimseyi bir şeye ikna etmek için çırpınacak halim yok. Sonuçta hayat, bize sunduğu aşk dışında hiçbir şeye değmiyor…

“Parçalanmış aile” gerçeği sizi huzursuz kılıyor mu?
- Laf süper ama biz parçalanmış falan değiliz. Benim o dönemki rahatsızlığımdan dolayı evliliği bitirdik. Yoksa üçümüz, her fırsatta gayet güzel zaman geçiriyoruz.

Kısa süre içinde 4 kadınla yaşadığınız 5 ilişki, sizin nasıl biri olduğunuzu gösteriyor? Üzerinize, “uzun süreli ilişkilere gelemez” etiketi yapıştırılabilir mi?
- Bahsettiğin süre, nereden baksan 10 yıl. Bu sürede 5 roman, bir müzik albümü, bir de film ürettim. Ve yüzlerce köşe yazısı…

Yani?
- Yani… Ben neler yapıyorum, sen neleri merak ediyorsun!

Bir ara, yazı hayatınıza son verdiğinizi, eski sevgiliniz müziğe geri döndüğünüzü dünya aleme ilan ettiniz. Ama sonra Vatan’da yayınlanan son köşenizde, evde yazı yazdığınızdan bahsettiniz. Hayırdır, yine bir karar değişikliği mi var?
- Her şey o kadar tuhaflaşmış durumda ki, “Yazacağım da ne olacak?” düşüncesi, herhalde her yazarın aklından en az bir kez geçmiştir. Ama başka türlü nasıl yaşanır bilmediğimden, yazmaya devam ediyorum hâlâ. Ayrıca değerli düşünür Lucescu’nun dediği gibi, “Köpekler istiyor diye, atlar nalları dikmez!”

Henüz bir Tanpınar değilim ama…

İclal Aydın haklı mıydı? Sizin için sadece son yaşadıklarınız ve gelecekte yaşayacaklarınız mı önemli? Eskide kalanlar, önceki ilişkileriniz doğrudan çöpe mi gidiyor?
- Benim gibi içedönük bir herifin, magazinle işi olmaz. Özel hayatım da kimseyi ilgilendirmez. İclal’le yıllar önce ayrıldık çünkü yollarımız acayip farklıydı. Kendisine mutluluklar dilerim. Öte yandan, benimle düşünce minderine çıkamayanların, hayatıma dil uzatarak tatmin olmaya çalışması yeni bir şey değil. Alıştım artık, acı patlıcanı kırağı çalmaz!

İclal’i tongaya düşürmedim ben kimim ki insanları tongaya düşüreyim?

Gelelim şu meşhur Jacqueline meselesine… Üzerinde günlerce konuşulan o yazınızda hiç mi tuzak yoktu? Jacqueline deyince kimsenin aklına ünlü çellist, rahmetli du Pre’nin düşmeyeceğini biliyordunuz herhalde… Magazin gazetecilerinin Rus zannettiği ama sizin olmadığını söylediğiniz yeni sevgiliniz de evde çello çalıyor olabilirdi pekala. O yazının, gerçekten de hiçbir amacı yok muydu? Sadece oyuncaklı bir yazı mıydı yani?
- Sakin olalım, sakin olalım… Alt tarafı hayal ürünü bir kısa öykü o. Ukalalık gibi olmasın ama bir edebiyat metninin “Ben” diye başlaması, yazarla anlatıcının aynı kişi olduğu anlamına gelmez. Ayrıca, henüz bir Tanpınar değilim belki ama şuurum, yazdıklarımla yaşadıklarımı birbirinden ayırabilecek kadar yerinde çok şükür! Hayal ettiklerimi yazıyorum, yaşadıklarımı değil…

Kendinizi İclal Aydın’ı tongaya düşürmüş gibi hissediyor musunuz?
- Ben kimim ki insanları tongaya düşüreyim?

Peki öyle bir yazı yazdı diye, ona kızdınız mı?
- Kimseyle kişisel bir hesabım yok. Ayrıca birine bozulduk diye istifa edecek lüksümüz de yok, çoluk çocuk sahibiyiz. Zengin çocuğu olmamama rağmen istifa ettiysem, orada daha fazla kalmamın imkânsız olduğunu dibine kadar anladığım içindir. Yoksa fevri bir insan olmadığımı beni şahsen tanıyan herkes bilir.

Yine de neden istifa ettiniz? İclal Aydın sizin eski eşlerinizden biri… Öyle bir yazı yazmaya hakkı yok mu? Yoksa siz, köşe yazarlığından da sıkılmış olabilir misiniz?
- “Eski eşler” falan deyince, kendimi birden Seda Sayan gibi hissettim, hay Allah! Hayır, köşe yazmayı seviyorum. Bir edebiyatçı olarak kamu vicdanına seslenmek bence güzel. Politik tavrım da icabında nettir. Bu yüzden yazdıklarımdan rahatsızlık duyanlar olabilir. Yoksa ben sıkılmış falan değilim. İnsan yazmaktan sıkılır mı?

İlişkilerinizi hızlı tüketiyorsunuz. İnsanların size “güvenilmez” sıfatını yapıştırmasından korkmuyor musunuz? Yoksa hakkınızda ne düşünüldüğü önemli değil mi sizin için…
- İyi oldu bunu sorduğun, dikkat ettiysen bana yapılan saldırılar genellikle okurumu hedef alıyor.
Okur gözündeki güvenilirliğimi zedelemeyi amaçlıyorlar. Zamanla anladım ki, bu eski bir taktik. Mesela, seni daha çok kadınlar okuyorsa, erkekliğine saldırıyorlar ki, okurun sana olan güveni azalsın. Ama bu arkadaşları rahatlatacak bir şey söyleyeyim: Ben o kadar mühim biri değilim. Medyanın prensi ya da edebiyatın kralı olmak gibi müthiş fikirlerim yok. Oyunun tamamen dışındayım. Lütfen sakin olsunlar!

Ne varmış yaşımda daha 40 bile değilim!

5 ilişkinizde, birlikte olduğunuz 4 kadından hiçbiri sizin için “özel” değil miydi? Birinin diğerinden farkı yok muydu? Siz, birlikte olduğunuz kadınlara “özel” olduklarını hissettirdiğinizi düşünüyor musunuz?
- Onlar zaten özel insanlardı. Ben sadece buna hürmet ettim. Herkesin şu hayatta bir misyonu olduğunu düşünürüm. Benimki de insanları, özellikle de kadınları mutlu etmek. Yazarak ya da severek?

Peki bu yaşınızda bir durup arkanıza baktığınızda ne görüyorsunuz?
- Nasıl yani? Sen ne görüyorsan onu! Alınacak dersler ve sorulacak sorular… Hem ne varmış yaşımda? Daha kırk bile değilim!

Hürriyet Yazarlar

Nisan 16, 2010

Yorumsuz

Ulusları Birbirine Ancak Edebiyatçılar Yaklaştırır

Doğan Hızlan

DÜNYACA tanınmış, edebiyatın iki büyük ustası İstanbul’da buluştu.

Yaşar Kemal ile Günter Grass.

İkisi daha önce Almanya’da buluşup edebiyatı, dünya ahvalini konuşmuşlardı.
Onların dünyaya vereceği mesajlar çok önemlidir. İnsanlığın barış içinde yaşaması için, duyarlılığın, birikimin odağında çözüm önerirler.
Bilmeliyiz ki edebiyatın içinde siyaset de vardır. Toplumların tarihini yargılamak da buna dahildir.
“Avrupa Edebiyatı Türkiye’de-Türkiye Edebiyatı Avrupa’da” projesinin son durağı İstanbul’du.
Bir yazarın en belirgin kimliği muhalif olmasıdır. Siyasetçiler bugünü yaşarlar, yazarlar ise yarını. Siyasetçiler günübirlik, hatta çoğu zaman ulusal sınırlar içinde fikir yürütürler, yazarların coğrafyası bütün dünyadır, sınırları yoktur.
Almanya Sefareti Tarabya Yazlık Rezidansı’nda yapılan basın toplantısında birçok soruyu cevaplandırdılar.
Belki bir kısım katılımcılar, edebiyattan söz edilmemesini yadırgamışlardır, oysa iyi bir okur onların romanlarını okumuştur, edebi kimliklerini de bilir.
* * *
AVRUPALI yazarlar buraya gelecek, bizim yazarlarımız da Avrupa’nın çeşitli kentlerinde dolaşacak.
Avrupa ülkeleri içinde ben Almanya’nın öneminin ısrarla altını çiziyorum.
Çünkü orada birçok Türk yaşıyor, onların çoğu iki dilli ve iki kültürlü. Yaşadıkları toplumun dilini, edebiyatını biliyorlar, Türkçe de konuşuyorlar ve okuyorlar.
Ben, bir ülkeyi tanıtmada en sağlam, inandırıcı, kalıcı aracın edebiyat olduğu kanısındayım. 3 Mayıs 2010’da başlayacak edebiyat turunun da yararlı olacağı kanısındayım.
Yurtdışında yaptığım konuşmalarda, özellikle Almanya’nın değişik kentlerinde orada yaşayan Türkler kadar Almanların da bizim kültürümüzü, edebiyatımızı merak ettiklerine tanık oldum.
Üstelik yazarlarımızı okudukça, Türkleri daha yakından tanıyorlar, dostluk kurmada daha ileri aşamalara geçiyorlar.
TEDA Projesi’nin edebiyatçılarımızın, edebiyatımızın yurtdışına açılmalarında ileri bir girişim olduğunu savunuyorum.
Birçok ülkeye Türkçe yapıtların çevrilmesi için, devlet katkıda bulundu, bütün ülkelerin yıllar önce başlattığı bu yöntem nihayet bizim ülkede de uygulanmaya başladı.
* * *
İKİ büyük ustanın Türkiye buluşmasının, Türk-Alman dostluğuna ivme kazandıracağından kuşkum yok.
Hürriyet Köşe Yazısı

Nisan 14, 2010

Yorumsuz

Anadolu Nasıl Eğleniyor? CAN DÜNDAR

Hürriyet’te Onur Baştürk ilginç bir yazı dizisine imza attı.
İstanbul-Bodrum-Çeşme’ye sıkıştırılan gece hayatını Anadolu’da gözledi. İzlenimleri şöyle:
Konya’da eski Etiler şarkıcılarının taklitleri yaygınmış.
Pavyonlar kenti Adana’nın yeni gençliği kendi Reina’sını yaratmış; “Gossip Girl” dizisindeki türden ilişkiler yaşıyormuş.
Trabzon, DJ müziğine yeni yeni alışıyormuş.
Gaziantep’teki son model alışveriş merkezi ve Etiler kopyası “Eller havaya” mekanı şaşırtıcıymış.
Diyarbakır’daki gece kulübünde sisler içinde yabancı popla dans eden gençler artık çılgınca eğlenmek istiyormuş.
Baştürk’ün yazdıklarından şu izlenimi edindim:
Anadolu, İstanbul’un eskilerini giyiyor.
Hani apartmanın zenginleri, eskimiş elbiselerini kapıcının çocuklarına verir de o giysiler o çocukların üzerinde sırıtır ya; eski Etiler eğlencesi de yeni Konyalıların, Anteplilerin, Adanalıların üzerinde öyle sırıtıyor sanki…
* * *
Yıllar önce bir şeker bayramında Adrasan’da köylülerin bir seyirlik oyununu izlemiştik.
Yaşlı genç, kadın erkek bütün köylüler, gece meydanda yakılan ateşin başında, oyunun içindeydi. Kendi diktikleri kostümler, yaptıkları makyajlarla “kadı, muhtar, deli, Arap, efe” gibi kılıklara girmiş, hem oynuyor hem gülüp eğleniyorlardı.
Sorduk: Hepsi oyunu ana babadan öğrenmiş; kim bilir kaç nesildir oynuyorlar.
Derken bir gün köye elektrik gelmiş, ardından da televizyon… Herkes resimli kutunun başına üşüşmüş. Meydana çıkmaz, oyuna katılmaz olmuşlar. O günden beri kendi başlarına eğlenmiyor, eğlenenleri izliyorlarmış.
* * *
“Oyun bir ihlaldir” demişti “rahmetli” demeye dilimin varmadığı sevgili Ünsal Oskay hocam;
“Kurulu nizama kafa tutar, onu sorgulamamıza yol açar. Modernleşmeyle evcilleştirilmiş, zapturapt altına alınmıştır.”
Karagöz’ü düşünün:
Bu edepsiz muhalifi Saray’ın sansürü bile yıldıramamıştı; onu bitiren, devlet tarafından halkı terbiyeyle görevlendirilmesi oldu.
Rengarenk Anadolu cümbüşünün sivri dilli taşlamaları, zeka oyunu manileri, usul erkan öğreten sıra geceleri de TRT’nin tektipleştirme seferberliğinde yerle yeksan olmadı mı?
* * *
Maziye ağıt değil bu; eskiden eğlencenin üreticisi olan halkın, tüketici konuma geçtiği bir süreçten söz ediyorum.
Modernleşmeyle birlikte önce devlet, sonra piyasa, eğlence endüstrisine el koydu. İş yükünün, mutsuz ilişkilerin acısını dayanılır kılacak, basmakalıp eğlence modelleri sundu.
Sanat, hayatın unutturduklarını hatırlatma çabasıdır.
Eğlence ise aksine, son hatırladıklarımızı da unutturma misyonuna soyundu. İçi boşaltıldıkça daha çok ilgi gördü.
TV’nin yıllarca taşrada ektiği tarlalar, şimdi ürün veriyor.
Kitle kültürünün İstanbul’dan attığı ağa bütün Anadolu takılıyor.
Ve piyasa, Artvin’den Mardin’e, Tekirdağ’dan Adana’ya yerel renkleri sile sile, kitleleri birörnek alışveriş merkezlerinde alışverişe ve Etiler patentli barlarda taklit hazlara sürüklüyor.
* * *
Anadolu’da “eğlenmek” “durup dalga geçmek” anlamında kullanılır.
Yan gelip yatana “Hadi eğlenme de çalış” derler.
“Anadolu eğleniyor” deyince benim aklıma hep o tabir geliyor nedense…

Makalesi, yazı dizileri, şiirleri…Benim için Can Dündar bir başka..Ne güzel söyleyişleri vardır ki alır insanı götürür başka aleme.. Hayranı olduğum bir üstad Can Dündar.. Burada belirtmeden geçemedim….

Aralık 9, 2009

Yorumsuz

Bir Mevsimlik Aşk Can Dündar

Strasbourg

3. Napolyon tahta çıktığında Avrupa’daki diğer krallardan tebrik mesajları gelmiş.

Napolyon’u aristokrat kabul etmeyen diğer liderler, birbirlerine “Değerli kardeşim” diye hitap ederken Napolyon’a “Değerli dostum” hitabıyla tebrik yazmışlar.

Napolyon zarif bir sitemle teşekkür etmiş:

“Bana ‘Dostum’ diye hitap etmenize memnun oldum. Çünkü insanlar akrabalarını kendi iradeleriyle seçemezler; ama dostlarını kendileri seçerler.”

* * *

Geçen hafta Strasbourg’daki Odyssee sinemasının tarihi salonunda bu örneği veren, sinemanın yöneticisi Faruk Günaltay’dı.

Bu ay 21’incisi düzenlenen “Türk Sinema Günleri”nin açılışını yapıyordu.

Avrupa’daki Türk film festivallerinin en eskisi olan bu etkinlik, bu yıl “Fransa’daki Türkiye mevsimi” kapsamında düzenleniyordu.

Günaltay’ın konuştuğu salonda Fransız Kültür Bakanlığı’nın temsilcisi de vardı.

Verilen örneğin asıl adresi oydu.

Çünkü Fransızlar her yılı bir ülkenin tanıtımına ayırmışken,

önceki yılı “Ermenistan yılı”, gelecek yılı “Rusya yılı” ilan etmişken, sıra Türkiye’ye gelince Türklere bir “yıl”ı çok görmüş, “Onlarınki ‘Türkiye mevsimi’ olsun” demişti.

Böylece Fransa’da ilk –ve muhtemelen son- kez bir ülkenin “yıl”ı, “mevsim”e indirilmişti.

Günaltay, bu haksızlığa atıf yapıyor ve “Biz, bize tahsis edilen mevsimler arasından ‘ilkbahar’ı seçiyoruz. Dileriz bu mevsim, ülkelerimiz arasında bahar havasının esmesine neden olur” diyordu.

* * *

Türkiye, Sarkozy imzalı bu ayrımcılığa neden göz yumdu?

Niçin Fransızlarca “çeyrek önemde” sayılmaya razı oldu?

Rivayet muhtelif…

Başbakan’ın başta “Buna razı olacağımıza hiç bu işe girişmeyelim” dediği, ancak sonra Köşk ve Dışişleri tarafından “onca para verdik, hiç olmamasından daha iyi” denerek ikna edildiği söyleniyor.

Cumhurbaşkanı’nın Paris gezisindeki protokol skandallarının sineye çekilmesi de diplomatik zafiyet sayılıyor.

Diplomatik çevreler, basit bir tanıtım faaliyetinde bile “Aman alttan alalım” denmesinin, Avrupa ailesinde “tam üyelik” yerine “ayrıcalıklı ortak” pozisyonuna razı olma eğiliminin ipuçlarını verdiği inancında…

Tecrübeli bir diplomat, “Fransa’ya karşı daha şahsiyetli bir tavır sergilemeliydik” dedi.

* * *

Madalyonun öbür yanına bakarsak…

Bir mevsime sığdırılan bin civarında etkinlik, Fransa’da güçlü bir Türkiye rüzgarı estiremediyse de en azından (hep göçmen işçiler ya da köşedeki dönercilerle anılan) isminin sanatla, kültürle duyulup yayılmasını sağladı.

“Ermeni yılı”nın yarattığına benzer bir heyecan yaratmadıysa da en azından merakı kamçıladı.

Kuşkusuz Fransa’yı Sarkozy dışında bir isim yönetiyor olsa çok daha kalıcı izler bırakılabilirdi.

Ancak zor olan da, Türkiye’nin tam üyeliğine açıkça tavır alan Sarkozy’ye, Türklere karşı önyargılı Fransız kamuoyuna ve giderek yayılan ırkçılığa rağmen bu faaliyetleri yapabilmekti.

Bunu da “bir mevsimlik aşk”ımızın kazanç hanesine yazalım.

Aralık 8, 2009

Yorumsuz

Şarap Dünyası Köşe Yazısı

şarap

şarap

Kasım ayı şarap dünyasında birçok etkinliğe şahit oldu. Önce İstanbulda kadeh kaldıranlar arasına girdik, sonra restoran haftasında birbirinden keyifli şaraplarla restoran hopping (birinden diğerine zıplama) yaptık. İtalyan üreticileri ağırladık, onların şarap dünyası ile bizimkini kıyasladık. 1970lerde şarap uğruna geleceğe yatırım yapabilen, vizyon sahibi bir kuşaktan haberdar olduk. Havalar soğumaya başladı, sıcak şarap hayatımıza girdi, içimizi ısıttı. Üreticilerden haber aldık ki meğer bir de tatlı şarap yakında in olacakmış. Şimdi gelin şaraplı kasımdan kısa kısa haberler alalım. …
İstanbul 4. kez kadeh kaldırdı…

Doluca firmasının artık gelenekselleşen şarap bayramı bu yıl dördüncüsünü gerçekleştirdi. Üstelik 62 farklı şarabı kadehte içebilmenin ayrıcalığı ile. Sadece kendi ürettikleri şaraplarla kalmayıp, Avustralya’dan Fransa’ya, ithal edilen tüm şaraplarını iki hafta boyunca 13 restoranda meraklıları ile paylaştılar. Fikir iyice olgunlaşmış, ayakları yere basar hale gelmiş, yeni yaşlarını kutlamayı bekliyor.

Gözlem: Restoranlarda yemeklere uygun şaraplar alternatifli olarak, sebep sonuç ilişkisi içinde sunulursa amaç yerini bulacak. Yine de bu kadar şarabı kadehte içebilmek ülkemiz için ayrıcalık olarak düşünülebilir.

Kayra Restoran Haftası’nda Nişantaşı ayaklandı…

Kayra şarapları Şişli Belediyesi ile el ele vererek Nişantaşı’nı bir haftalık gastronomi meydanına çevirdi. Öğle yemeği için birbirinden özenle seçilmiş fix menüler yanında bir kadeh uygun şarap ile 20 TL’ye, akşam ise daha geniş bir fix menü ve 2 kadeh şarap ile 40 TL’ye iki hafta boyunca fırsat bu fırsat yenildi, içildi. Sadece restoranlar mı? Hayır, alışveriş yapanlar köpüklü şarap yudumlamanın keyfini sürdüler, Nişantaşı’daki süslü ineklere alışanlar bu kez süslü fıçıları seyrettiler, birlikte fotoğraf çektirdiler. Bir de yarışma düzenlendi: “En iyi servis elemanı yarışması!” Müfettişler yarışmak isteyen restoranlarda kimi heyecanlı, kimi kendinden emin servis elemanlarını puanlandırdılar. Birinciliği Park Hyatt ve Kırıntı paylaştı.

Gözlem: Etkinlik çok başarılıydı. Bu iki hafta boyunca etrafa güzel kokular yayıldı, bol bol kadeh sesleri çınladı. Mania Gurme İtalyan üreticileri ağırladı, yeni İtalyanlar damakları büyüledi… Mania Gurme, şarap bilinç düzeyini arttırmak ve ithalata çeşit kazandırmak üzere İtalyan üreticileri ve temsilcilerini İstanbul’da bir araya getirdi. Conrad Summit Bar’da yapılan toplantıda İtalya ve Türkiye’deki gerek üretim, gerek tüketim trendleri konuşuldu, gelişime yönelik öneriler paylaşıldı. Ardından Swissotel’de gerçekleşen tadımda Sicilya’dan Veneto’ya, çok özel şaraplar tanıtıldı, tadıldı. Gözlem: İsmini bildiğimiz üzümler değil, artık farklı üretim teknikleri konuşuluyor. Örneğin, bir İtalyan efsanesi olan, kapalı ortamda üzümleri kuruttuktan sonra sıkılan, Amorone şarapları ve onun kardeşleri artık ülkemizi kasıp kavurmaya hazırlanıyor. Restoranlardaki şarap listelerine bakarken artık bilineni seçmek yerine şarap önereni dinlemekte veya en azından farklılık peşinde koşturmakta fayda var.

Diren şarapları tekrar sahnede…

1972’de Orhan Diren, öngörülü babası Mustafa Vasfi Diren sayesinde Fransa’nın Dijon kentine önoloji okumaya gider. Karbonik maserasyon ile yapılan genç şarap, Boujolais nouvo’nun ortaya çıkmasında öncülük yapan takımın içinde yer alıyor. Narince üzümleri ile meşhur Tokat’ta bağları bulunan Diren firması, uzunca bir sessizlikten sonra danışman önolog Jean Luc Colin’in de emeği ile yeniden dirilişe geçiyor. Bugün Diren firması 50. yılını kutluyor ve şarapçılığın gelişimi için tekrardan dört nala koşuyor.

Gözlem: Uzun yıllardır sessiz sedasız keşfedilmeyi bekleyen ‘Mahlep Şarabı’ (mahlep yabani meyvesinden yapılan tatlı şarap) ve birkaç basamak atlamış Cabarnet Sauvignon üzümünden yapılan ‘Collection’ serisinden tez vakitte haberdar olunuz. Kış kapı aralığından bakarken, soğuk günlerimiz sıcak şarapla ısınacak… Avusturya, Almanya gibi ülkelerde ‘glühwine’ olarak bilinen, tarçın, karanfil, meyankökü aromalı sıcak şarap, Sevilen şarapları sayesinde meraklıları ile buluştu. Gözlem: Sevilen Glühwine sayesinde bu sene sigara tiryakilerinin ‘smirting’ trendine sigara içmeyenler de eşlik edebilecek gibi gözüküyor.

Zeyno Gürses

Temmuz 3, 2009

Yorumsuz

”Ahmet Hakan”Sivas katliamında doğru/yanlış cetveli

Sivas katliamında doğru/yanlış cetveli

YANLIŞ: Sivas katliamı Ergenekon’un işidir.

DOĞRU: Şu ana kadar Sivas katliamında Ergenekon parmağı olduğuna dair tek bir kanıt ve tek bir işaret bile ortaya konamamıştır.

YANLIŞ: Olayları dönemin Sivas Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu kışkırtmıştır.

DOĞRU: Temel Karamollaoğlu, dönemin Sivas Valisi’nin talebiyle, sabah saatlerinde başlayan gösterilerin çığrından çıkmaması için yoğun çaba sarf etmiştir. Karamollaoğlu’nun göstericilere “Gazanız mübarek olsun” demesi, henüz olaylar çığrından çıkmadan göstericilerin dağılmasını sağlamak amacıyladır.

YANLIŞ: Madımak Oteli’nin yakılmasının ardından sokaklarda insan avı yaşanmış, gösterilere katıldıklarından şüphelenilen çok sayıda kişi silahla öldürülmüştür.

DOĞRU: Sivas olaylarının ardından kente gitmiş ve yaklaşık 20 gün araştırma yapmış bir gazeteci olarak tanıklık ederim ki: Katliamın ardından silahla vurularak öldürülen bir kişi bile yoktur. Sadece polis kurşunuyla ayağından yaralanan bir kişi vardır.

YANLIŞ: Madımak Oteli’ndeki yangını Sivas’a dışarıdan gelen bir grup provokatör çıkarmıştır.

DOĞRU: Hayır! Böyle bir durum söz konusu değildir. Sivas’ta gösteriler çığrından çıkmış, “Yakın ulan yakın” diyen güruh maalesef engellenememiştir. Maalesef otelin önünde bulunanlardan hiçbiri “Ne yapıyorsunuz? Dağılın” deme basiretini gösterememiştir.

YANLIŞ: Sivas katliamının kökeninde kentte yaşanan Alevi-Sünni geriliminin payı büyüktür.

DOĞRU: Alakası yoktur. Sivas’ın yerleşik Alevileri ile yerleşik Sünnileri arasında katliamdan önce hiçbir ihtilaf yoktu…

YANLIŞ: İslami kesim Sivas katliamı nedeniyle suçlanamaz.

DOĞRU: Tabii ki suçlanamaz. Tabii ki suç bireyseldir. Sivas’ta olup bitenlerden dolayı, orada bulunmayan insanlara sorumluluk yüklenmesi haksızlık olur. Ancak İslami kesimin kanaat önderlerinin ve medyasının, Sivas katliamı karşısında aradan geçen şunca zamana rağmen etkili ve ‘ama’sız bir kınama yapamaması düşündürücüdür.

YANLIŞ: Olayları Aziz Nesin tahrik etmiştir.

DOĞRU: Hiçbir tahrik, otel yakıp aydın katletmeye yol açamaz. Aziz Nesin’in Şeytan Ayetleri adlı kitabı yayınlamasından hoşlanmayanların olayı protesto etme hakları vardır. Protesto başka bir şeydir, katliam başka bir şeydir…

Bitirme planları

“İKONCANLAR”I BİTİRME PLANI Medya aracılığıyla “İkoncanlar” arasındaki potansiyel ihtilaf daha da kışkırtılacak… Sevgililerinin yumruklaşmaları sağlanacak… Gardıropları yağmalanacak… Bodrum’a girişlerine jandarma aracılığıyla yasak konacak… Asimetrik savaşın bütün unsurları devreye sokulacak…

FEHMİ KORU’YU BİTİRME PLANI Eğer önünde parfüm şişesinin bulunduğu o meşhur fotoğrafa benzer bir fotoğraf daha çektirmesi sağlanırsa bu iş kesin tamamdır.

BAYKAL’I BİTİRME PLANI Sanırım bu konuda herhangi bir plan hazırlanmasına gerek yok… Olduğu gibi bırakmak, en akıllıca yaklaşım olur.

TARAF’I BİTİRME PLANI Madem Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülke yönetimine el koyması mümkün olamıyor… O halde TSK, Taraf Gazetesi’nin yönetimine el koysun… Hem küçük çapta bir darbeyle darbe heveslileri tatmin edilmiş olur, hem de Taraf biter…

Bir âlem acemisi racon kesiyor

BİR: Üç-beş aylık âlemlere akma deneyimimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim: İzzet Çapa, bu âlem işinin Michael Jackson’ı olmuş durumda… İzzet’in fırlama ve yaratıcı zihninin bir sınırı yok… O bir konsept canavarı… İşte soğuk savaşın bütün unsurlarını içinde barındıran Perestroyka… İşte beyaz Türklerin, hiçbir komplekse kapılmadan hayli arabik geceler geçirmesine olanak sağlayan Al Jamal… Bu iki mekân da kazanıyorsa konseptten kazanıyor.

İKİ: İzzet Çapa örneğinden yola çıkarak işletmeciler için şöyle bir slogan ürettim: Her daim yenilen, her daim koş… Yoksa düşersin…

ÜÇ: İstanbul’daki İtalyanların şahı galiba Pastarito’dur… Eğer dadanmacı bir tabiata sahipseniz Akaretler’deki Pastarito’nun sakin, dingin, huzurlu ve misafirperver atmosferine dadanın… Pişman olmazsınız.

DÖRT: Türk basın tarihine “uzun kulak vakası” olarak geçen o uğursuz olayı görmezden gelirsek Boğaz’ın en iyi balıkçısı Bebek Balıkçısı’dır…

BEŞ: Laik Türkler ile muhafazakâr Türklerin kaynaşma imkânı buldukları ender mekânlardan biri Borsa Lokantası… Laik Türkler ile muhafazakâr Türklerin, anlaştıkları ender konulardan biri, sanırım Borsa’nın yemeklerinin mükemmelliğidir. Bu konuda “icmayı ümmet” var…