Nefret Hİkaye oku, Sohbet, Chat
Nefret Oku, Nefret Hikaye
Gözlerini kapalı tutarak uyuma pozlarında beni aldattığını sanıyorsan yanılıyorsun. Yemezler canım. Şu an gözkapaklarının arasından beni izlediğinin farkındayım. Kim bilir, bu halinle bile aklın fikrin pisliktedir. Allahın sopası dedikleri bu olmalı. Bin sene düşünsem yatakta seni böyle canlı cenaze gibi göreceğim hiç aklıma gelir miydi? Doktorların dediklerine göre bütün kemiklerin paramparça imiş. Buna rağmen hala da gebermeyip direnmeye çalışıyorsun. Kedi gibi dokuz canlı diyeceğim ama seninle kıyaslamak o hayvana hakaret olur. Gücünle kuvvetinle herkesi titretirken şimdi parmağını bile kıpırdatamadığına inanmak çok zor. O koca bedeninde tek bir hareket bile yok ama her türlü itliğe çalışan beynin hâla sapasağlam. Doktor bilincinin yerinde olması gerektiğini söyledi. Yani şu an beni duyup anlayabildiğini çok iyi biliyorum.
Bütün bunları bir solukta söyleyip derin bir nefes alan genç kadın, beyaz hastane yatağında her tarafı mumya gibi sargılanmış, ağzından burnundan bir sürü borular girip çıkan adama tiksintiyle baktı.
Sabahı zor görürmüşsün dediler. Güneş bundan böyle senin için doğup batmayacak. Şu an zerre kadar acıyıp merhamet duyduğumu sanıyorsan aldanıyorsun. Nefretimin büyüklüğünü bir bilebilsen, inan ki bu halinle bile korkardın.
Yatağın tepesinde kesik, kesik öten monitöre göz attı.
Bu zımbırtı bir müddet sonra düdüüüt diye öttüğünde, o benim özgürlüğümün sesi olacak. Sen bu dünyadan defolup gittiğinde ben hayata yeni başlamış olacağım. Oturduğumuz ev, çarşıdaki dükkân, geçenlerde aldığın o tepedeki arsa hepsi benim artık.
Ha unutmadan söyleyeyim. Yatak odasında döşeme tahtasının altına gizlediğin altınların yerini de biliyorum. Sen onları sayarken anahtar deliğinden kaç kez izledim seni.
Hiç bir şey, ama hiçbir şey çektiklerimi karşılamaz ama benim en büyük ödülüm senden kurtulmak olacak. Anladın mı hayvan herif?
Genç kadın ellerini yüzüne kapatıp bir müddet öyle kaldı. Adamın düzensiz ve ıslık gibi sesler çıkaran nefes alışına bir hırıltı karışınca korkuyla baktı yataktakine. Değişen bir şey olmadığına emin olunca iskemlesinde geriye yaslandı.
Şu halime bak. En ufak bir tıkırtın bile ödümü patlatıyor. Beş senelik evliliğimizde zaten ömrüm hep senden korkmakla geçti. Şu an kendimi zorlayıp bir tek iyi hatıramı arıyorum ama nerde. İnsanlık tarihinde zifaf gecesinde yataktan tekmelenerek atılan ilk gelin ben olmalıyım. Sonraları da hep öyle yaptın ya. Kuş kadar bedenime rağmen yatak dar gelirmiş gibi benimle işin bittiğinde varlığıma bile tahammül edemez aşağıya atardın. Battaniyeye sarınır, bir köpek gibi yerde yatarken sızıp kalman için dualar ederdim. Hiç olmayan misafirler için ayırdığımız odada, bir gececik senden uzakta uyumak için neler vermezdim ama her canın çekişinde elinin altında olmamı istediğin için buna asla müsaade etmezdin. Alkolün etkisi biraz geçip de daha gözlerini tam açmadan, cılız bedenimi tek elinle yerden söküp alır hoyratça altında ezerken, ben binlerce defa canımı alması için tanrıya dualar ederdim. Bir de tahrik olmamı beklerdin benden. Hiç bir zaman itiraz hakkım olmadığı o yatakta en küçük bir zevk bile duyamadım. İri ellerinle nereme gelirse vurur, altımda ölü eşek gibi yatma derdin. Beklediğin haz alametlerini gösterememişsem yalvartıncaya kadar o rezilliği sürdürür, rahat bırakmazdın. Benden duyduğun iniltiler hiç bir zaman zevkten olmadı. Onlar benim acı, korku ve isyan dolu çığlıklarımdı. Her kesin boynunu koparmaya hazır o küt parmaklı pençelerinle bütün vücudumu mıncıklar morarmayan tek bir yerimi bırakmazdın. Oysa telli duvaklı gelin olduğumda, tek göz odalı baba ocağının fakir yaşamından kurtuluyorum diye ne kadar sevinmiştim. Henüz on beşindeydim daha. Vücudum bile tam gelişmemişti. Evim, yuvam, akşamları gelmesini beklediğim bir kocam olacaktı. Ne hayallerim vardı.
Gözleri sabit bir noktada hafif hafif sallanırken konuşmasını sürdürdü.
Karın olarak hiçbir zaman değerim olmadı. Abonesi olduğun genelevdeki kadınlardan ne farkım vardı ki. Hayvansı duygularını tatmin ettiğin bir çeşittim sadece. Kaç defa kaçıp kurtulmayı düşledim. Yemeğine zehir katmak bile geçti aklımdan. Ah o korku belası.
Böyle diyerek çantasından çıkardığı sigarayı yakıp, dumanını da yataktakinin suratına doğru üfledi.
Sigara içtiğimi de bilmiyorsun tabii. Bak, hem de filtreli dedi hınçla. Senin neyimden haberin vardıki. Kocasının hırıltılı ve kesik kesik nefes alışlarını seyretti bir müddet. Bu manzaradan zevk aldığı her halinden belliydi. İskemlesini yatağa biraz daha yaklaştırıp ona doğru eğildi. Kendisini daha iyi işitmesini istiyordu sanki.
Acılarını ancak morfinle dindirebiliyorlarmış. Bana kalsa, onu da yaptırtmazdım ya. Şeytan diyor ki, diyerek serum şişesine ve oksijen tüpünün vanasına göz attı.
Sonra, oturmaktan beli tutulduğu için ayağa kalktı.
Sabaha çıkamaz demişlerdi ya. Çoğu gitti azı kaldı zaten diye söylendi.
Odada bir tur attı. Kollarını havaya kaldırarak ağır ağır gerindi. Bu hareketi vücut hatlarını ve dolgun göğüslerini iyice ortaya çıkarmıştı. Yataktaki adamın sargılar içindeki suratındaki gözleri bir an titredi. Kadın bunu hemen yakalamıştı. Ellerini beline koydu.
Vay canına dedi hayretle. Seni röntgenci pezevenk seni. Ulan geberirken bile aklın nerelerde. Söylediklerimi duyduğun gibi bir de çaktırmadan seyretmeye de çalışıyorsun demek.
Elleri ile kalça ve göğüslerini ağır ağır sıvazladı
Bakalım bundan sonra bunları kim öpüp koklayacak.
Kapının önünde ayak sesleri duyunca susup bir sure bekledi. Gelen giden olmayınca devam etti.
Şimdi canım ne istiyor biliyor musun? Kahkahalarla göbek atmak. Hatırlarsan, başkasının yanında gülmeyi yasaklamıştın bana. Sanki gülmesini bilirmişim gibi. Aklıma gelmişken. Börek sinisini evden bir koşu alıp geleyim mi? Hatırlıyor musun? Masa başında zıkkımlanırken soyunup içinde çengiler gibi bana göbek attırmak en büyük zevkindi. Şimdi burada da yapayım mı aynısını? Ama sende iş kalmadı, çişini bile zor yaparsın artık.
Yataktaki adamın kalın bir boru giren ağzından homurtuya benzer bir ses çıkınca bir an irkildi. Yatağında doğrulabilir korkusuyla susup dikkatle kocasının sargılardan pek azı görülebilen yüzüne baktı.
Ne o? Bir şey mi istiyorsun? Yoksa susayım mı artık? Yağma yok canım. Son saniyene kadar efendi gibi dinleyeceksin beni. Tanrım, öylesine doluyum ki.
Sonra, abartılı bir şekilde kalçalarını sallayarak tuvalete gitti. Filtresine kadar yanmış elindeki izmariti klozete atıp sifonu çekti. Hemşirenin burada sigara içmemesini istediği aklına gelince kokunun dağılması için gidip camı araladı.
Sigara dumanı sözüm ona hastaya zararlıymış diye kıkırdadı.
Bir sure, gökyüzünde kaynaşan binlerce yıldızı seyretti. Sonra kendi kendine konuşur gibi
Hey koca Allahım. Henüz yirmisinde bile değilim daha. Ama içim öylesine yaşlı ki. Şu an evim arsam altınım, her şeyim var. Onları çıtır çıtır yerken bu pis herifi her an anıp, öteki dünyada bile huzur vermeyeceğim. Kafamın içindeki planlarımı bir bilse, bir değil bin defa geberir.
Yatağın başucuna kadar gelerek, oradaki kolonyadan eline döküp yüzünü ve şakaklarını ovuşturdu. = Sinirden mi, sevinçten mi bilemiyorum ama başım fena ağrıyor. Ama ne pahasına olursa olsun, dünyadaki bu son gecende geberinceye kadar tependeyim bunu bilmiş ol. En çok ta, son nefesini verirken yüzündeki ifadeyi merak ediyorum. Sakın su koyuvereyim deme, daha çok erken. Henüz anlatacaklarım bitmedi. Kinimi nefretimi tam kusamadım. Düşünüyorum da, bu dünyada arkandan gözyaşı dökecek bir Allah’ın kulu var mıdır acaba? Ne anan belli ne baban.
Aklıma gelmişken, ilk işim çekmecende sakladığın tüm borç senetlerini yırtıp atmak olacak. Haraca kestiğin, faizle para verdiğin, dövdüğün sövdüğün tüm insanlar senden kurtuldukları için kurban kesecekler. Başına gelenlerden tüm mahallenin haberi var. Belki de tören hazırlıklarına başlamışlardır bile. Geberdiğini duyduklarında herkes bayram edecek. Ben de kazanlarla et ve pilav pişirtip tüm fakir fukaraya dağıtacağım. Şu haline bak. Sen her dakika biraz daha bitiyorsun ama finali gözümle görmeden buna asla inanamam.
Yatağa bir göz atıp gene oda içinde dolaşmaya başladı.
Hıristiyanların kilisede yaptığı gibi yaptığı gibi şimdi seninle günah çıkartıyoruz. Günahlarının öyle kolay çıkabilecek cinsten olduklarını sanmıyorum ya, her neyse. Cehenneme gitmekten kurtulma şansın pek yok ama öteki taraftaki sorguda belki hafifletici sebep sayılabilir.
Komodinin üzerindeki sürahiden bardağa su koyup kuruyan dudaklarını ıslattı.
Ya aileme yaptıkların. Suçu neydi ki zavallı babacığımın. Kayın pederin diye ona gidip rica etmişler. Seni belki kırmazda, ödemeyi bir hafta geç yaparız demişler. İşine karıştı diye attığın tokat hala gözümün önünde. Zaten çöp kadardı adamcağız. Düştüğünde kafası yere vurdu ve bir daha iflah olmadı zavallı. Bir hafta kendini bilmeden yattı, sonrada ölüp gitti garibim. Ne biz, ne mahalleli korkundan ağzımızı açamadık. Eceliyle öldü bilindi. Bir sene sonrada, anam kahrından göçtü gitti diyerek yataktakine nefretle baktı. Sende insanlığın zerresi var mı be hayvan herif?
Odada sinirli sinirli dolaştı.
Bir şeyi kırık kere söylersen olurmuş derler. Ne kırkı be. Ben binlerce defa belanı vermesi için Allaha yalvardım. Sonunda halime acımış olacak ki, bu kadarı da artık fazla diyerek duamı kabul etti.
Çok konuşmaktan kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı.
İçinden, şu karı artık çenesini kapasa diye geçiriyorsundur. Dur hele. En can alıcı noktaya daha gelmedik. Şimdi aç kulağını da beni iyi dinle. Hani senin sözüm ona kaza geçirdiğin gün ben neredeydim biliyor musun?
Her ihtimale karşı yataktan biraz uzaklaşarak, söyleyeceği şeylerin etkisini arttırmak için biraz bekledi.
Elin herifinin koynunda. Sen sabahları evden ayrılır ayrılmaz ben aşığımın kollarına koşardım. Evet, yanlış duymadın. Seni dört aydır boynuzlatıyordum koca ayı. Kim diye merak ediyorsun değil mi? Dur hele, hepsini anlatacağım. Yalnız bir şartım var. Bu ikimizin arasında sır olarak kalacak. Kimseye anlatmayacağına yemin et diye kıkırdayarak güldü.
Şoför Nuri’yi tanırsın değil mi? Kamyonunu alabilmesi için ona faizle para vermişsin. Bilirsin canım. Hani bizim sokağın başındaki o küçük evde oturuyor. Sana çarpıp tekerleklerinin altında haşat eden Nuri’yi hatırlamış olman lazım. Senden nasıl korkuyordu yarabbi. Yatakta onun koynundayken en ufak gürültüde yerinden zıplardı zavallı. Ama biliyor musun? Öylesi daha bir heyecanlı oluyor. Her beraberliğimizden sonra, kocan bizi bir yakalarsa, şerefsizim kuşbaşı doğrar derdi. Bana bir kadın gibi davranır, beni öpüp okşar, kulağıma güzel sözler fısıldardı. İlk defa tatmin olup, gerçek kadınlığı onun kolları arasında öğrendim. İhtiras çığlıklarını onun altındayken attım. Ona âşık falan değildim. O olmasa belki başkasıyla yapardım bu işi. Benin asıl gayem seni boynuzlatmaktı. Senden intikamımı ancak bu şekilde alabilirdim. O sabah. Ne korkuyorsun bu kadar dedim Nuri’ye. O da senin gibi etten kemikten yapılmış bir insan. Böyle her dakika ölüm korkusuyla yaşayacağına sen onu temizle olsun bitsin dedim. İnanır mısın, bunları laf olsun diye söylemiştim. Senin idam fermanını hazırladığımı nereden bileyim.
Meğerse adam akşama kadar kamyon tepesinde yolunu gözlemiş. Seni sokağın başında gördüğünde de üzerine gazlamış. Kim bilir ne hinlikler düşünüyormuşsun ki, son saniyeye kadar koca kamyonu fark edememişsin. Hayret ettiğim şey. El âleme tampon değer değmez gider. Sen ne bela şeymişsin ki, dört tekerlekte üstünden geçtiği halde bir türlü geberemedin. İşin en enteresan tarafı ne biliyor musun? Olayı en az on kişi gördüğü halde, polis tek görgü tanığı bile bulamadı.
Anlaşılan, karakoldaki polisler bile senden bıkmış olacaklar. Mahalle bir mikroptan kurtuldu diye, usulen bir araştırma yapıp sonra soruşturmadan vazgeçerler. Nuri’yi bir daha görebilir miyim? Bundan sonraki hayatımda yer alır mı pek sanmıyorum. O benim için sadece bir araçtı. Görevini de fazlasıyla yaptı. Şimdi, bildiğin gibi ben senin biricik varisinim. Bundan sonra zengin bir kadın olarak yaşayıp ne istersem yapacağım.
Olduğu yerden, merakla yataktakinin yüzünde farklı bir ifade aradı. Değişen bir şey yoktu ve düdük kesik kesik ötmeye devam ediyordu. Hastanelerin o kendine has kokusu içini bulandırdığı için gecenin serinliğine rağmen gidip aralık pencereyi sonuna kadar açtı. Temiz havayı ciğerlerine çekti. Alnını serin cama dayayarak çocukluğunu düşündü. Nerelerden nerelere...
Anası kendisine yedi aylık hamileyken, Kayseri’nin bir köyünden taşı toprağı altındır diye İstanbul’a göç etmişlerdi. Babası inşaatlarda bir müddet amelelik yaptıktan sonra, biriktirebildiği üç beş kuruşla seyyar satıcılık yapmaya başlamıştı. Çalışkan adamdı zavallı diye iç geçirdi kadın. Ama hep yokluk hep sefalet. Sabah öğle akşam hep çorba. İstanbul’a geldiklerinin onuncu yılında, kuruş kuruş biriktirdikleri parayla çocuk anılarının en yoğun olduğu o gecekonduyu yapabilmişlerdi. Başlarını sokacak bir dam altına sahip olduklarında ne kadar sevinmişlerdi. Sonra yeni bir bebeğin hesaplarını yapmaya başlamışlardı ama birinci korkuları ya gene kız olursa idi. İkincisi ise yeni bir boğazın daha ortaya çıkması. Tam anlamı ile karnının doyduğunu hiç hatırlamıyordu. Ben bile yeni bir kardeşe karşı idim diye düşündü. Bu onun için hem biraz daha fakirleşmek, hem de sevginin paylaşılması anlamına geliyordu. Evde tek çocuk olmanın zaten kısıtlı olan tüm avantajlarını yitirecekti. Sonunda bu niyetten oy birliği ile vazgeçildi. Hiç unutmuyordu. Bir bayram arifesi, babası ona eskiciden aldığı bir bebek getirmişti. Yırtık pırtık bir şeydi ama ne kadar mutlu olmuştu. Anasıyla birlikte ona yeni bir elbise dikmiş, suratı olması gereken yere tükenmez kalemle ağız burun yaptıklarında geceleri yatağında onsuz uyuyamaz olmuştu. Mısır püskülünden saç bile yapıştırmışlardı kel kafasına.
Çocukluğunda hiç bayram yerine gitmemişti. Mahalledeki çocuklardan dönme dolaplı salıncaklı hikâyeler duyduğumda babasına onu da bir defa götürmesi için yalvarmış, ama aldığı cevap hep aynı olmuştu.
Öyle lüks şeyler için sarf edecek paramız yok kızım.
Ama babacığım. Hiç olmazsa uzaktan seyredeyim ne olur.
Bu seferde özenirsin. O daha kötü.
Kıyma, aydan aya bir kilo olarak girerdi evlerine. O değerli şey itina ile kavrulduktan sonra yemeklere tat versin diye ancak birer çimdik konurdu. Parça eti tabii ki yalnız kurban bayramlarında görürlerdi. Bütün bunlara rağmen belki gene de mutlu sayılabilirlerdi. Bu kavramın genel bir tanımı olamayacağına göre...
Babası annesinin ara sıra sızlanmalarına aşağı yukarı hep aynı cevabı verirdi.
Nankörlük etme kadın. İstanbul’da yaşıyorsan, elbette zorluklarına katlanacaksın.
Sanki sürünmenin yeri yurdu olurmuş gibi.
Uzun süredir, bir tek şeyin hayalini kurar olmuştu babası.
Ah ulan derdi. Bir yerden üç beş kuruş toplu para bulabilsem. Üç tekerlekli bir seyyar tezgâhım olsa nasıl para kırardım. İşte o zaman şehirliler gibi yaşayabilirdik.
Anacığı ise, bu olacak şey değilmiş gibi kafasını sallar, adamı avutmak için
Zamanla o da olur inşallah derdi.
Epeyce sonraları bir gün, sevinçle kapıdan içeri girip. kollarımızdan çekerek onları avluya çıkarmıştı. Zıp zıp zıplıyordu üç tekerleklinin etrafında. Evet, sonunda onların da bir arabası olmuştu. Adam, bir arkadaşının verdiği akılla, semtin kabadayısından faizle para almıştı. Annesi sanki geleceği görmüşçesine bu işe onlar kadar mutlu olmamıştı. Ama işler gerçekten değişmiş, iyi para kazanmaya başlamışlardı. Yalnız faizin borcu o kadar yüksekti ki, elde avuçta pek fazla bir şey kalmıyordu. Bir zaman sonrada belediyeciler üç tekerlekliye el koyunca durum eskisinden daha beter oldu.
Camın önünde eskilere dalan genç kadın, koca kentin üzerinde gökyüzünü kaplayan ışık halesini seyretti.
Onu ilk gördüğü anı hiç unutamıyordu. Bir akşam, yer sofrasının başına geçmiş yemek yiyorlardı ki, kapının yumruklanması üzerine hepsi yerlerinde zıplamışlardı. Koşup kapıyı açan babasının tam iki misli iri bir adam, kendisine dar gelen kapıdan sinerek içeri girmişti.
Ne o Rüstem Efendi. Biz evine kadar gelmesek senin hiç arayacağın yok. Bu ay önce ödemen gereken taksite ayrıca faiz eklemek zorunda bıraktın beni. Borcun boyuna şişiyor. Sonra bozuşmayalım demişti o dev adam.
O zaman anlaşılmıştı ki, borç para alınan tefeci kabadayı bu idi. Elli kiloluk babasının titremesi gözlerinin önüne geldi.
Hiç olur mu öyle şey. Tezgâhıma el koyduklarını sana söylemiştim beyim. Bir şey kazandığım yok ki sana ödeme yapabileyim. Senin belediyecilerle aran iyidir. Kurbanın olayım, bir konuşuver onlarla.
Hayatında ilk defa böylesine iri yarı bir insan görüyordu. Uzun favorileri ve dalgalı saçları ile yakışıklı sayılabilir miydi bilemiyordu ama ürkütücü olduğu kesindi. Zayıf bir ampulün aydınlatmaya çalıştığı odayı adam gözlerini kısarak incelemişti.
Yengemiz hele bir kahve yapsın da, şu meseleyi oturarak konuşalım derken gözü sübyan kıza takılmıştı.
Kız büyülenmiş gibi kalmıştı oturduğu yerde. İşaret parmağının ucuyla bıyıklarının altını sıvazlayan o devasa adam;
Senin gelinlik kızında varmış maşallah. Pek de güzelmiş diye homurdanırken babası onu başköşeye buyur etmişti.
Adamın ağırlığı dolayısıyla oturduğu divandan çökecekmiş gibi çıkan sesler ve tuhaf bakışları kızı ürkütmüş annesinin yanına kaçmıştı. Kadının ocağı yakarken mırıldandığı sözler bu gün gibi hala kulaklarındaydı.
Koca ayı. Tefeci pezevenk. Sübyancı dürzü.
Hem yatak odası, hem mutfak olarak kullandıkları tek göz odada, saklanabilecek fazla bir yer olmadığı için, adamın gözleri vücudunda dolaştıkça kalbi küt küt atmıştı.
Bir iki gün sonra, bir gece yattıklarında anası ile babası onu uyudu zannedip fısıltıyla konuşurlarken kulak kabartmıştı.
Asiye demişti babası. Geçen gün bize gelen o herif vardı ya. Akşamüzeri kahvede yanıma oturup bana çay ısmarladı.
Çayı batsın onun. Sülük gibi kanımızı emiyor boynu altında kalasıca. Derdi neymiş gene ki?
Hemen kötüye yorma kız. Bu seferki hayırlı bir iş. Bizim kızı istiyor. Hem de hükümet nikâhı yapacak.
Kudurdun mu sen diye cevap vermişti anası. Daha sabi bir çocuk o. Ev karılığı kim o kim? Hayır bunun neresinde be adam?
Dur hele. Lafın sonunu dinlemiyorsun ki. Kayın babam olursan, hem borcuna çizik atar, hem de bir o kadar daha veririm dedi. Düşünsene nasıl rahatlaşırız. Sen bana geldiğinde on altısında değil miydin kız? Ha bir sene önce, ha bir sene sonra. Ne fark eder ki?
Bilmiyorum demişti anacığı. Daha kıçı başı bile gelişmedi. O koca ayı parçalar garibimi.
İyi düşün diye üsteledi babam. Kıçı başı sonrada büyür. İki üç sene sonra bir çulsuza vereceğimize bunun her bir şeyi var. Kız da hanımlar gibi yaşar bari. Biz de o kadar parayı bir daha rüyamızda bile göremeyiz.
Sabah ola hayır ola efendi. Yarın uzun boylu bir düşünelim hele. O bizi tek çocuğumuz. Kendisinin de fikrini alalım. Bakalım o ne diyecek?
Hem bacak kadar çocuk diyorsun, hem fikrini alıyorsun. Doğrusu bizim karar vermemiz değil midir?
Zavallı kızcağız o gece sabaha kadar gözünü kırpmamıştı. İki ev ilerdeki arkadaşı Sebahat’ın, evli ablası ile ilgili anlattıklarını hatırlamıştı. Kadın ta İstanbul’un göbeğine gidip oralardan alış veriş yapıyormuş. Hem buzdolabı, hem çamaşır makinesi varmış. Sabah kahvaltısında bile pirzola yiyorlarmış.
Kendi de görmüştü o kadını. Yakası kürklü mantosu, naylon çorapları ve uzun topuklu ayakkabıları ile mahalleye hep hava atardı. Sonra Sebahat, ablasıyla eniştesinin yatakta yaptıklarını anlattığında, ellerini kasıklarıma bastırarak dinlemişti onu. Baş başa kaldıklarında hep bu tür şeylerden bahsederken kıkır kıkır gülüşür, yalan yanlış duydukları hikâyeleri birbirlerine biraz da abartarak anlatırlardı. Bir gün, kesinlikle kendisinden daha bilgili olduğuna inandığı arkadaşıma en çok merak ettiği şeyi sormuştu.
Kız. Bir denk düştüğünde ablana soruver. O işi yaparlarken canı çok yanar mı acaba?
Manyak mısın sen demişti Sebahat. Bazen eniştem nazlandığı zaman ablam onu zorla yatağa çekermiş. Canı acısa hiç bunu yapar mı ki. Ama koca dediğin paralı olacak demişti bilgiç bir şekilde. Yoksa samanlık seyranın olacağı yerde mekânın olur bilmiş ol.
Zengin koca yalnız ikisinin değil, mahalledeki tüm kızların ortak hayali idi. Babasının ikide birde dediği gibi, bu dünyada iki sınıf insan yaşarmış. Düzenler ve de düzülenler.
Düşüncelerine ara verip yatakta hareketsiz yatan adama ve artık sinirini bozmaya başlayan düdük sesine sıkıntıyla baktı
Yarın herhalde ben iki sınıfa da dâhil olacağım herhalde diye gevrek bir kahkaha attı.
Sonra da boş bulunduğu için kendine kızıp endişeyle gözü kapıda bir müddet bekledi. Öyle ya, can çekişen bir hastanın odasında kahkahalar atılması hoş olur muydu?
O arada dışarıdan acı bir siren sesi duyuldu. Pencereden baktığında hastanenin bahçesine giren bir cankurtaranı gözleriyle takip ettikten sonra gene gecekondu anılarına döndü.
Ertesi günü annesi hep etrafımda dolanmış ama cesaret edip o konuyu bir türlü açamamıştı. Gece gene yataklarına çekildiklerinde dört gözle beklediği fısıltılar yine başlamıştı.
Asiye. Yan tarafına uzan da bir bak bakalım, kız uyuyor mu?
Kız hemen horlama taklidi yapmıştı.
He ya. Duymuyor musun sesini?
Bu gün de, kola ısmarladı bana.
Kim.
Kim olacak, bizim damat adayı.
Aklın fikrin gırtlağında be adam. Bu sefer ne dedi ki?
Onlar yerde yattıklarından, divanda yatan kız aralık göz kapaklarının altından onları rahatlıkla izleyebiliyordu. Yüzünde zevkli bir sırıtışla ellerini başının altında birleştiren babası,
Biliyorsun bizim gecekondu emanet arsa üzerinde. Bunu hallederiz dedi. Duydun mu kız. Burası hepten bizim olacak. Sonra belediyecilerle görüşmüş. Bizim üç tekerlekliyi geri vereceklermiş. Benim bir işaretimi bekliyorlar dedi. Şimdi burasını iyi dinle. Borcumu sildiği gibi elli milyon da cebime koyacakmış. Bu teklif billah geri çevrilmez.
Bilemiyorum dedi kadın.
Bilemeyecek ne var. He diyelim olsun bitsin. Mahallede senin kızı istediğimi duymayan kalmamış zaten. Bu iş olmaz ise adamın bütün itibarı sarsılırmış. O zamanda pılımızı pırtımızı toplayıp buralardan gitmekten başka çaremiz kalmazmış. Hala düşünecek misin?
Kadından uzun sure ses çıkmadı. Neden sonra
Tamam dedi. Yarın kızla konuşurum ben.
Sanki itiraz hakkı varmış gibi ne konuşacaklardı ki onunla? Mahallede o insan azmanı hakkında öyle şeyler anlatıyorlardı ki, kız bu yoksulluktan kurtulacağı için bir yandan sevinirken, bir yandan da o dağ gibi herifle bir eve kapanacaklarını düşündükçe kalbi göğsünden fırlayacak gibi atmaya başlıyordu. Bir gece öncesi de uykusuz olduğundan dalıp gitmiş, uykusunda bütün gece canavarlar kovalayıp durmuştu. Uyandığında gerçekten koşmuşçasına her tarafı ağrıyordu. Kahvaltıda babası ikinci keyif çayını içerken damdan düşer gibi sormuştu.
Zengin bir kısmetin çıktı kızım. Telli duvaklı gelin olmak ister misin? Biz ananla münasip gördük.
Başını önüne eğmiş “Siz nasıl isterseniz” demişti.
Babası, kendi ölüm fermanını verdiğini nereden bilecekti ki. Müjdeyi vermek için çayını bile bitirmeden sokağa fırlamıştı adamcağız.
Annesiyle yer yataklarını toplarken birbirlerine sarılmış, uzun uzun ağlamışlardı. Başlarına gelecekler, belki de içlerine doğmuştu.
Evde bütün işler bittikten sonra kız haberi vermek için Sebahat’a koştu.
Vallahi çok sevindim kardeş. Bir kere adam bu mahallenin kralı. Parası pulu hepsi bir yana, dağ gibi adam.
Genç kadın çantasından bir sigara daha çıkarırken yatağa bakıp gülümsedi.
Evet. O zamanlar Ağrı dağı gibiydi. Şimdi ölü deniz.
Camın hemen önündeki çınar ağacında, uykularında konuşurlarmış gibi bıcır bıcır sesler çıkaran kuşları dinledi. Hatıraları tüm detayları ile hatırlamış olmak onu terletmiş olmalı ki, pencereden giren rüzgârı daha iyi hissedebilmek için sarı bluzunun en üstten iki düğmesini açtı. Açık yakasından görünen beyaz sutyenine baktı.
İlk işim dantelli iç çamaşırlarından almak diye söylendi. Hani o iki parmak olanlarından ve en pahalısından.
O incecik sütyenle külotu gazetede artistin birisinin üzerinde gördüğünden beri hep aklındaydı. Camdaki aksine bakıp, bana da yakışır dedi kendi kendine. Bedeni gene ince sayılırdı ama şu son iki sene içinde göğüs ve kalçaları bayağı gelişmişti. Omuzlarına dökülen saçlarını tepesine toplayıp bir toka ile tutturdu. Böyle daha havalı duruyordu.
Birde şu saçları sarıya boyatayım diye mırıldanıp yüzünde mutlu bir tebessümle yarım kalan anılarına döndü.
Anacığı salon düğününü şart koşmuştu. O gece içeride ayakta duracak yer yoktu. Bu duruma ilk önce hayret etmişlerdi. Ama sonradan anlaşıldığı göre, mahallenin kralı olan damat davet ettiklerine “tenezzül etmeyip gelmeyenler olursa, bunu şahsıma hakaret sayarım” demiş. Tabiiki hediyeler de ona göreydi.
Hazır aldıkları gelinlik çelimsiz bedeninde bayağı güzel durmuştu. Belindeki kurdeleden bir parça kesen Sebahat derin bir iç geçirmiş, “darısı başıma inşallah” demişti.
Ayakta yan yana durduklarında ancak omuzlarına gelebiliyordu adamın. Gece boyunca tüm bakışların üzerinde toplanmasındaki merakının nedenini, zifaf yatağında çok acı bir şekilde anlamıştı kız. Tam iki gün tuvalette çömelememişti. Parçalamıştı sanki fukarayı. Zavallının attığı canhıraş feryatlar adamı daha da azdırmış, kahkahalar atmıştı koca hayvan. “Bağır kız bağır. Sokaktan ne kadar duyulursa itibarımız o kadar artar” demişti. Ürpererek kollarını göğsüne kavuşturdu. O geceyi anmak bile tüylerini diken diken etmişti. Sonra aklına banyo günleri geldi. Pazar sabahları hamam taburesinin üzerine çırılçıplak oturur, kendisini keseleyip sabunlamasını isterdi. Bir karış kıllarla kaplı o koca bedenin üzerinde dolaşan ellerinden bir sure sonra tahrik olur, oracıkta saldırırdı ona. Dışarıdaki orospularla yaptıklarını ona daha da acımasızca uygular, garibin ciyak ciyak bağırmasından adeta sadistçe bir zevk alırdı.
Yatakta mumya gibi yatan adama bakıp, öteki tarafta meleklerin ondan çekisi var diye düşündü.
Tam o sırada içeri giren hemşire, içinde ilaç ve enjektörün bulunduğu tepsiyi yatağın başucundaki komodinin üzerine koyarak genç kadına baktı.
Lütfen camı kapatın efendim. Gördüğünüz gibi kocanız sargılar içinde çıplak yatıyor. Size söylendiği gibi her ne kadar sonuç değişmeyecek olsa dahi, kurallar böyle.
Tepesini kırdığı ampulü enjektöre çekip kadına baktı.
Siz sabaha kadar burada refakatçi olarak kalacaksınız herhalde?
Evet dedi, şefkatli eş pozlarına bürünerek. Onu yalnız bırakmak istemiyorum.
İğne işlemini bitiren hemşire ona acıyan nazarlarla baktı.
İyi yaparsınız. Çok kötü bir kaza geçirmiş. Yapılan iğneler yalnızca acını kesebilmek için. Büyük bir ihtimalle bu onun son gecesi. Gene de tanrıdan ümit kesilmez ya.
Kapıdan çıkarken bir an duraksadı.
Ben bu gece nöbetçiyim. Beklenmedik bir şey olursa çağrı zilinin yerini biliyorsunuz. Çok ta gençsiniz. Allah sabır versin size. Canınız sıkılırsa yanıma gelin konuşuruz diyerek dışarı çıktı.
Kadın kapanan kapının ardından dalgın dalgın baktı
Allah’tan ümit kesilmezmiş, lafa bak. Ağzından yel alsın diye söylendi. İnşallah yarın akşam kendi yatağımda rahat rahat yatacağım.
Kenardaki çek yata gidip oturarak ayaklarını uzattı. Sözde kazadan sonra kendisine haber verilip de hastaneye geldiğinde, ancak üç saat sonra odasına girmesine müsaade etmişlerdi. Doktorlar, “vücut neredeyse paramparça, bir tek beyni sağlam. Hala yaşaması ise tam bir mucize. Konuşun onunla. Sizi duyabilir. Belki rahatlatabilirsiniz onu. Şimdilik yaşıyor ama kalbin bu yükü ne kadar taşıyacağı bilinmez. Elimizden geleni yaptık, üzgünüz” demişlerdi. O da, kendisine bir daha elini süremeyecek olmasının rahatlığıyla, giderayak onunla yalnız kalıp nefretini daha iyi kusabilmek için paraya kıymış özel oda istemişti.
Yatağa yaklaştı
Sakın uyumaya kalkma. Buna müsaade etmem. İkimiz yalnızız ve önümüzde daha uzun bir gece var. Söyleyeceğim şeyler de daha bitmedi. Normalde sana acımam lazım ama tanrı da biliyor ya içimden gelmiyor. Beş senelik evliliğimize ne kadar evlilik denir bilemiyorum. Tam bir cehennem azabı yaşattın bana. Tamam, getirdiğin yiyeceklerle karnımı doyurdun. Ama ölmeyip de sana köleliğe devam edebilmem için. İçimdeki yaşama sevincimle birlikte, anamı babamı da öldürdün. Ocağımızı kuruttun katil herif. Başka kim bilir kimlerin canını yakmışsındır. Geçen sene dere yatağında boynu kırık olarak bulunan kahveci vardı. Hani dükkânına gittiğinde sana haraç vermeyeceğini bağırarak söyleyen ve herkesi de bu konuda birlik olmaya çağıran adamcağız. Bu işi senin yaptığından kimsenin kuşkusu yoktu ama korku belasına kimse ağzını açamamıştı. Aslında boyun kırmak tam sana göre bir yöntemdi. Bunlar tabii ki benim bilebildiklerim. Ama tanrı her şeyi bildiğine göre, öteki tarafta seni müdafaa edecek iyi bir avukat bulamazsan hapı yuttuğunun resmidir.
Aklına yeni gelmiş gibi ellerini sevinçle çırptı.
Sahi, iyi avukat parayla tutulur. Kefenin cebi yok, kuruşsuz gidiyorsun öteki yana. Bakalım şimdi ne halt edeceksin. Sıkıyorsa orada da haraç topla da göreyim zorba şerefsiz.
Gözlerini kısarak yataktakine baktı.
Sen kendini ne sanıyorsun anlamıyorum. Geçen sene başörtüsü taktırıp zorla götürdüğün düğünde, zavallı çocuğun ağzından sigarayı çekip suratına bastırmıştın. Neymiş efendim. Dumanını suratına doğru üflemiş. Sonra üzerine çamur sıçrattı diye el âlemin arabasının camını kırmalar. Bir tek dostun var mı acaba şu koca dünyada. Seni bir yere davet ediyorlarsa saygıdan değil korkudan. Sonra bankalara bile itimat etmez paralarını altın yapıp evde saklardın. Sana bir şey diyeyim mi? Kaç tane olduklarını bile biliyorum. Senden sonra bende sayardım onları. Şimdi hepsi benim. İnan ki onları son kuruşuna kadar hak ettim. Çektiklerimi düşünürsem az bile. Henüz ne şekilde yiyeceğime tam karar vermedim ama hiç korkma hakkını vereceğim. Bir de hep döl isterdin benden. Evlendiğim gün rahmetli anam daha erken, sen kendin çocuksun deyip bir krem vermişti bana. Pamukla hep onu yerleştirirdim içime. Sonra da sirkeli sularla yıkanırdım. Sana değil çocuk, günahımı bile vermem. Dölün de seninle beraber kuruyacak. Bir yerde okumuştum. Çocuk, karşılıklı sevginin meyvesidir diyordu. Ne kadar doğru laf. Tam bize göre. Sen sevgiden ne anlarsın. Köpek bile eşine karşı senden daha insaflıdır. Kuduz köpeklere diyeceğim yok tabii.
Yine bir yudum su içip kuruyan dudaklarını ıslattı.
Allah bilir bu düt dütleri sayıyorsundur diye monitöre göz attı. Konuşmam kafanı karıştırmasın, iyi say. Çünkü her biri bir zaman dilimi. Ve her dütte vaktin biraz daha azalıyor.
Uzun uzun esnedi. Konuşmaktan da sıkılmıştı artık. Saatine baktı, gece yarısını geçmişti. Aralık kapıdan dışarıya göz attı. Koridorda el ayak çekilmişti. Bu saatten sonra hemşire bir daha kolay kolay gelmezdi. İçerisinin havasızlığından sıkılıp, gidip tekrar pencereyi açtı. Derin derin nefes aldı. Sonra gökyüzünde yıldızlara dikti gözlerini. Sebahat, her yıldız bir insanın kaderini temsil eder demişti. Zenginin ki daha parlak olurmuş. Kendisininki hangisi bilmiyordu ama yarın akşam daha bir ışıltılı görüneceğinden kesinlikle emindi.
Bir müddet, her şeyi paraya çevirse servetinin ne kadar olacağını hesaplamaya çalıştı. Bu arada bilemediği başka bir sürü mallar mülkler de olabilirdi. Bu düşünce daha bir sevindirdi onu. İlk işi, ana babasının başına yazılı mermerden birer taş diktirmek olacaktı. Sonra bu mahallede oturmasına da artık gerek yoktu. Gerçek hanımların yaşadığı yerde, şehrin göbeğinde, şöyle deniz gören bir apartman dairesi tutup bir sürü pahalı elbiseler de aldı mıydı onlardan hiç bir farkı kalmayacaktı. Hesap vereceği kimse de kalmadığına göre artık dilediği gibi yaşayacaktı. Bu düşüncelerle içi ılık ılık oldu. Yalnız, rahatlaması sevinmesi gerekirken içindeki sıkıntı ve ağrıyan başı onu huzursuz ediyordu. Bir de, bu oda ona artık sıkıntı vermeye başlamıştı. Üstünü başını biraz düzeltip yataktaki kocasına baktı.
Ben birazdan döneceğim sen bir yere ayrılma emi diyerek dışarı koridora çıktı. Tam karşıda toparlak bankonun içindeki hemşire ona baktı.
Bir şey mi vardı?
İçerde bunaldım da biraz hava alayım dedim.
İyi yaptın. O antiseptik kokusu alışık olmayanı bozar. Gel yanıma. Hem biraz laflarız hem de yeni çay demledim. Kocanın nasıl olsa bir yere gidecek hali yok. Bak şu üçüncü monitör sizi odaya bağlı, merak etme. Bir terslik olsa anında fark ederiz. Burası acil servisin beynidir dedi gururla.
Yanındaki tabureye oturan kadına bir bardak çay doldurup uzattı.
Kaç yıllık evlisiniz?
Beş.
Çok erken evlenmiş olmalısın. Talihsizlik işte. Yalnız olayı metanetle karşılaman güzel. Kocan buraya geldiğinde ilk müdahalede ben de vardım. Toparlamaya çalıştık ama pek yapılacak bir şey yoktu.
Kaburgaları kırılıp uçları akciğere saplanmıştı. O nefes alırken duyduğun sesler, oluşan amfizemden ötürü. Anlayacağın ciğer hava kaçırıyor. Acilen ameliyat gerek ama dalak ve böbreklerde de hayır kalmamış. Kesin masada kalırdı.
Sözün kısası, kocanın bünyesi çok sağlam. Normal bir insan olsaydı çoktan ölmüş olması gerekirdi. Başka kimin kimsen var mı?
Yok.
Allah yardımcın olsun kardeş.
Sabah kahvaltısından başka bir şey yemediği için içtiği iki bardak çay bayağı iyi gelmişti. Hemşire, kendi ailesindeki sorunlarından ve hastalarla arasında geçen olaylardan anlattı durdu. Konuşmayı seviyordu anlaşılan. Bu şekilde bir kırk beş dakika kadar geçmişti ki, gözleri ile ekranları tarayan hemşire yerinden fırladı.
Gel bakalım, sizin odada bir şeyler oluyor.
Beraberce kapıdan içeri girdiklerinde, yataktaki adamın gözlerinin fal taşı gibi açık olduğunu ve zorlukla nefes almaya çalıştığını gördüler. Ciğerlerinden gelen ıslık sesi iyice artmış gibiydi.
Siz burada durun, ben hemen doktoru çağırayım deyip koşarak odadan çıktı hemire.
Kadın sırtını duvara dayayıp kocasını izlemeye başladı. Annesi hep, Allah insana, yaşamın da ölümün de hayırlısını ihsan etsin dediğinde ölümün de hayrı olur muymuş diye hayret etmişti. Yataktaki adamın küçük bir nefes alabilmek için kuduz köpekler gibi debelendiğini görünce şimdi onun ne demek istediğini anlayabiliyordu.
Biraz sonra içeri giren doktor, yataktakinin nabzını ve göz bebeklerini kontrol edip damardan bir iğne yaptı.
Beklenen gelişmeler. Yapılacak bir şey yok maalesef deyip hemşirenin kulağına bir şeyler fısıldadı. Doktorla birlikte dışarı çıkmaya hazırlanan hemşire kapı ağzında bir an duraklayarak genç kadına baktı.
Siz artık yanından ayrılmasanız iyi olur.
Demek vakit gelmişti. Sırtını duvara yapıştırmış, insanüstü bir gayretle nefes almaya çabalayan adama dikti gözlerini. Tamam, nefret ediyordu ondan. En küçük bir acıma bile hissetmiyordu ama şimdiye kadar ölmekte olan bir insanı hiç seyretmemişti. Başucundaki aletten gelen sesler daha bir düzensizdi. Bir an aklına kendisinin nasıl öleceği takıldı. Ama bu fikri hemen kovaladı kafasından. Hayat onun için henüz yeni başlıyordu. Ama şimdi yataktaki kocasının gözle görülür şekilde çekmekte olduğu ızdırap kafasını karıştırıyordu biraz. Doktorun yaptığı iğneden olacak, yavaş yavaş sakinleşti adam.
Bu durumda ne kadar geçti bilemiyordu. Son demlerini yaşayan kocasını iğnelemek de zevk vermez olmuştu. Belki de o kendisini hiç duyamamış ve tüm gayretleri boşuna olmuştu. Ayaklarını altına alıp oturduğu çekyatta hem uykusuzluktan hem de bu günkü sıra dışı olayların verdiği yorgunluktan beyni uyuşmuş gibiydi. Gözlerinin kapanmasına zorlukla hâkim olmaya çalışırken sanki gaipten gelir gibi bir sesle irkildi.
Ayten.
Kalbi deli gibi çarparak sesin geldiği yere kocasına doğru baktı. Kısık göz kapaklarının arasından kendine dikilmiş gözlerini fark ettiğinde bacakları titremeye başladı. Ölürken yüzündeki ifadeyi seyretmek istiyorum demişti ama kazın ayağı öyle değildi işte.
Ayten.
Zorlukla duyabildiği fısıltıya benzer ses tüylerini diken diken etmişti. Titreyen dizlerine zorlukla hâkim olarak yatağa doğru yaklaştı. Yatağın kenarındaki el hafifçe kıpırdadı.
Otur.
Hala emir vermeye çalışıyordu kendisine. Bir an odadan kaçmayı bile düşündü. Sonucu nasıl olsa kendisine haber verirlerdi. Ama, beş senedir boyun eğme alışkanlığı ile daha fazla direnemeyerek yatağın kenarına ilişti. Sargılar içindeki kafa yavaş, yavaş ona doğru döndü. Sarı akların ortasında kendine dikili gözlere büyülenmiş gibi bakakaldı. Öldü mü acaba diye aklından geçirdiği an bileğine aniden bir el yapıştığında kadın kendine bile yabancı gelen bir tonda peş peşe çığlıklar atmaya başladı.
Kendinden geçmeden önce iki ayrı sesi daha fark etmişti. Monitörün devamlı ötüşü ve hemen öncesi kocasının fısıldaması. Kaltak
Kendine geldiğinde, yatırılmış olduğu çekyatta üzerinde üzerine eğilmiş doktoru ve bileklerini kolonyayla ovan hemşireyi gördü.
Ne oldu bana dedi doğrulmaya çalışarak.
Kalkmayın. Bir sure istirahat edin. Bütün gce az gerilim yaşamadınız.
Kadın heyecan içinde yatağı işaret etti.
O, o bana saldırdı.
Sakin olun. Size saldıran falan yok. Allah size uzun ömür versin ama kocanızı maalesef kaybettik. Son nefesinde elinizi tutmak istemiş olabilir. Kim bilir, belki de size bir mesaj vermek istemiştir.
Genç kadın başını ağır ağır çevirip yatağa baktı. Hademelerin götürme hazırlıkları yaptığı kocasının yüzüne beyaz bir çarşaf örtmüşlerdi. Korkusunu belli etmemeye çalışarak,
Öldüğünden eminsiniz değil mi diye sordu.
Doktor ona anlayışlı bir ifade ile baktı.
Ölenle ölünmez hanım. Şimdi burada bir müddet istirahat edin. Kendinizi daha iyi hissedince de evinize gidin bir iki saat uyuyun. Sabahleyin gerekli muameleleri yaptıktan sonra cenazeyi size teslim ederiz, tamam mı?
Odada yalnız kaldığında şimdi boş olan yatağa bakarak oturduğu çekyatta bir an dalıp gitti. Namussuz herif ölürken bile hakaret edip ödünü patlatmıştı. Her şey bitmiş, ondan ebediyen kurtulmuştu. Peki, ama saatlerdir süren içindeki bu tarifsiz sıkıntının anlamı neydi.
Neden sonra, yürüyebilecek duruma gelip de zorlukla ayağa kalkabildiğinde sarsak adımlarla dışarı çıktı. Hemşire bankonun arkasında yoktu. Upuzun koridorları geçip dış kapıdan dışarıya çıktığında, çiğden ıslanmış merdivenlerin başında bir an durup serin havayı ciğerlerine çekti. Şimdi özgür, zengin ve biraz da sarhoş gibiydi. Yalnız, mutlu olması gerekirken içinde dalga dalga büyüyen burukluğa bir anlam veremiyordu.
Tek bir bulutun bile görünmediği gökyüzünde, ilk ışıklar yeni bir günün habercisiydi. Doğmaya çalışan güneş bir yerde onun doğum günü de sayılabilirdi. Sokağın karşısındaki blok apartmanın arkasından ağarmaya başlayan tan yerine uzun uzun baktı. Çantasından çıkardığı filtreli sigarasını zorlukla yakarken hayretle titreyen ellerine baktı. Bu panikten en kısa zamanda kurtulması gerekirdi. Tek nefes çektiği sigara ağzının içini zehir gibi yapınca çiğden ıslanmış merdivenlere atıp ayağının altında hınçla ezerken dişleri kenetlenmiş çeneleri kasılmıştı. Bu saçmalıkları bırakıp yeni hayatı için nereden başlayacağına karar verebilse arkası kendiliğinden gelecekti.
Affedersiniz hanımefendi
Yanı başında uzun boylu bir erkek görünce gayri ihtiyari irkildi.
Sizi korkuttuysam özür dilerim. Hatırladıysanız serviste karşılaşmıştık. Ben geceki nöbetçi doktorum. Acınızın büyüklüğünden ötürü hala şoktasınız sanırım. Tekrar baş sağlığı dilerim. Sizin için yapabileceğim bir şey var mı?
Tahminen otuz otuz beş yaşlarındaki doktor ona doğru hafifçe eğilmiş yanıtını bekliyordu. Kadın biran için ne diyeceğini şaşırmıştı. Yakışıklı sayılabilecek adamın ela gözlerine baka kaldı.
Adam kadının cevap vermeyişi üzerine konuşmasını sürdürdü.
Ben de iki sene kadar önce hanımı kaybettiğim için ateşin düştüğü yeri yaktığını iyi bilirim. Hayat devam ediyor hanımefendi. Bakın bu saatte bir araç bulacağınızı hiç sanmıyorum. Arabam karşıda. Arzu ederseniz sizi dilediğiniz yere bırakabilirim.
Çok memnun olurum Doktor Bey diyen kadının yanındaki erkekle birlikte merdivenlerden inerken yüzünde mutlu bir tebessüm oluşmuştu.
